Gidişin ödenmesi gereken bir faturası elbette var, ama gitmek zorunda mıyız?
Bu ülkede ve dünyada dehşet verici düzeyde yiyecek tüketildiğini öğreniyoruz ama ihtiyaç fazlasını niçin tüketiyoruz?
Artık ama okullarına yetiştirilmiş kameralar sayesinde ofislerinde çalışan annelerin bilgisayarlarından çocuklarını izleyebilecekleri ve böylece daha huzur içinde çalışabileceklerini başından okudum.
Anneler evde çocuklarıyla otursalar daha iyi bir çözüm olmaz mıydı? Hem “vahşi dadı” faciaları da yaşanmaz.
Freud, hayatının sonuna yaklaşırken insanın övündüğü pek çok buluşun gerçekten gelişme işareti olup olmadığını sorgulayan “uygarlığın rahatsızlığı” adlı makalesinde teknolojinin-örneğin ona uzaktaki oğlunun sesini duyma olanağı sağlayan telefon gibi-mutluluk veren ürünlerden bahsediyordu.
“Ama oğlumu uzaklara götüren trenler, (uçaklar) icat edilmemiş olsaydı, onun sesini duymak için telefona da gereksinim duymayacaktım. Gemiler yapılmamış olsaydı dünyanın öbür ucuna gitmiş olan dostumdan haber alabilmek için telgraf (e-mail) beklemeyecektim.” demeyi de ihmal etmiyor.
Kimin bunları araştırmaya ve işin içyüzünü öğrenmeye gücü var mı ki?
Zira tıbbi araştırmalar, büyük finanslar ile sanayi kuruluşlarınca destekleniyor ve yönetiliyor.
Kanserden korunma araştırmaları, sigara üreten Philips Morris şirketi tarafından destekleniyor. Elbette bu şirketler kanserin asıl nedenlerini ortaya çıkarmak için yanıp tutuşmuyorlar,hatta tersine şeylerle uğraşıyorlar.
“Kanserin nedenlerini ortaya çıkarmak ve önlemlerini almak, kanserin tedavisinden daha zor” denilmektedir.
Bilimsel araştırmaların %98’i tedavi yöntemleri ve ilaçlar üzerinden yapılırken, sadece %2’si önleyici yöntemler üzerine yapılmaktadır.
Oysaki kanserin %75-80’i önlenebilir durumdadır.
Yani bu durum, ekonomik bir amaç taşımaktadır.
Hasta demek tedavi demek, tedavi demek ilaç demek, ilaç da daha çok para kazanmak demek.
1 yıllık dünya ilaç piyasasının 450 milyar dolarlık bir sektör olduğunu söylersem durum daha iyi izah edilecektir sanırım. Tedavi anlarında büyük karlar söz konusudur.
Kaldı ki bir tedavi için yapılan araştırmalar, ekonomiyi katalizleyecek bir beklenti ile finanse edilir.
Böylece insan, kendisini kesin olarak kansere sürükleyen biçimde besleniyor, soluyor, çalışıyor ve bu koşullarda yaşıyor.
Ama koşulları değiştirmek yada önlemek için hiçbir şey yapmıyor.
Sonra da birilerinin bir yerlerde bu hastalığı yenecek tedaviyi bulması umuduyla bekliyor.
Elbette tedavi cephesinden mütemadiyen “iyi haberler”, “mucize tedavi”ler geliyor.
Gazete ve TV haberlerinin başlıkları: Kansere Çare, Mucize İlaç, Kanseri Yenmede Büyük Adım vb. süslü laflarla dolu.
Sanki her gün büyük bir buluş, bir mucize, önemli bir başarıyı yaşıyoruz.
Sanki çözüme bir adım uzaklıktayız gibi bir hisle tuzağa düşüyoruz.
Kısacası kansere karşı savaş, başka savaşları unutturmak için kullanılıyor.
Ama bir an düşünen insanı, bu sanal gerçeklikler asla kandıramıyor.
Zira istatistikler evirilip çevrilip, işler iyi gidiyor şeklinde sunulsa da kanser olanların ve kanserden ölenlerin sayısının gün be gün giderek arttığı gerçeğini değiştirmiyor.
Hem insanoğlu kendini matematiksel bir olasılık kuramı olarak değil, bir olgu ve son derece öznel ve özgün bir olgu yani bir insan ve bir yaşam olarak görmeyi yeğlemektedir.
Tamam, anladık ilerleyelim.
Ama nereye kadar?
Kanser oluncaya kadar mı?