Sevgili Kürt Kardeşim;
Kardeşim, diye hitap ederek, gerçekte ikiyüzlülük yaptığımı saklamak istemiyorum. Hiçbir zaman sana layık bir dost olamadım, fakat en azından bunu kabul ettiğimi de görmelisin.
Yüce Türk büyüklerinden, ulu önderimiz, kutlu ve bilge büyüğümüz yargıtay başsavcısı efendimiz, geçen hafta, HEP, ÖZDEP, DEP ve HADEP’ten sonra, henüz DEHAP davası sürerken, DTP’nin de kapatılması için hazırladığı iddianame ile Anayasa mahkemesine başvurdu. Geçmişte yapılanlardan biliyorum ki, milyonlarca Kürt kardeşimin oy verdiği partiyi, salt hoşumuza gitmediği için kapatacağız. Evet, biz Türkler, sözümona kardeşlerin, gene aynı şeyi yapacağız; senin özgür iradene bir kez daha taş koyacağız; bunu sen de biliyorsun. Marksizm karşıtı düşünceleriyle tanıdığımız ünlü Alman sosyolog ve düşünür Max Weber’in, “Devlet, bir arazi içinde, fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğudur.” lafını hiç duymuş muydun?
Farkında olmasan bile sana çok kötülükler yaptım; tabiri caizse arkandan kuyunu kazdım, ama elimden de başka şey gelmiyordu ki!
Küçüklüğümden beri, çevremdekiler ya da yeni tanıştığım insanların tamamından aynı şeyleri işittim. Kürtler pistir, kokularından yanlarına yaklaşılmaz, onlardan uzak durmak gerekir, dediler. Hakkında iyi bir şey duymadım; ancak itiraf et, son yıllara kadar sen bile Kürt olmaktan utanıyordun. Daha yeni yeni kimliğine sahip çıkmaya, dövünmek yerine övünmeye başladın. Demek ki öyle konuşulmasında senin de suçun vardı.
Sana karşı hep önyargılı büyüdüm. Hatta inanır mısın, ders kitaplarında dahi, Kürt diye bir topluluk olmadığı gibi Kürtçe diye bir dilin de olmadığını öğrenmiştik. Yalan konuşmayı beceremem; bu yüzden hiçbir zaman tarih yazamayacağımı baştan söyleyeyim, ancak uyduruk şeylerle beynimiz felce uğratılmıştı.
Hiç unutmam, bir gün memleketime gittiğimde, çok sevdiğim bir öğretmen arkadaşım da görev yaptığı Van’ın bir köyünden izne gelmişti. Hoşbeş filan derken, “köyündekilerin tamamının Kürtçe konuştuklarını, hele kadınların tek kelime Türkçe bilmediklerini,” söylemişti. Nasıl ayran gibi kabardığımı bilemezsin. Sinirlerime hakim olmasaydım, arkadaşımı alnının ortasından vurabilecek kadar öfkelenmiştim. Sen bölücülük yapıyorsun, Kürt de yok, Kürtçe diye bir dil de, gibilerden çok sert karşılıklar verip, kavgaya hazır olduğumu belli etmiştim.
Benim canım Kürt kardeşim! Devam edeyim, bundan yıllar önce, otobüsle önce Diyarbakır’a, oradan da Silvan’a geliyordum. Otobüsümüz Elazığ’ı geçtikten sonra, vatandaşların konuşmaları değişince, hiç de karda kart kurt yürürken sesler çıkaranlar olmadıklarını, o lafların Türkçenin değişik bir lehçesine benzemediğini anladım. Baktım ki bana yıllarca yalan söylenmişti. Ayrıca kadınların büyük çoğunluğunun, tek kelime olsun Türkçe bilmediklerini, onları tanıdıkça üzülerek gördüm. Türkçeden başka dil bilmeyen öğretmenlerimizle Kürtçeden başka dil bilmeyen akrabalarının nasıl anlaşabildiklerini hala çözemedim. En iyisi doğu ve güneydoğudaki dersleri İngilizce ya da Fransızca yapsınlar ki, öğretmenin de öğrencinin de işine yarasın, diyeceğim de, hakkımda savcılık harekete geçebilir korkusundan gıkımı çıkarmayacağım.
Bana ve milyonlarca kişiye her zaman şöyle anlattılar, ki hala da aynı masalı söylerler: Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yatırımları doğu ve güneydoğuya yapılmıştır. Kusuruma bakmazsan itiraf edeceğim; buna hep inanmıştım. Oysa, Hakkari haricinde senin ve akrabalarının yaşadıkları yerleri gördükten sonra bunların safsata olduğunu anlamış durumdayım. Yerin altında tezekten yapılmış evlerde, hayvanlarla iç içe ahırlarda, çok kötü yaşam şartlarında nefes alıyorsun. İşsizlik senin işin olmuş, sabahtan akşama kadar kahvelerde geziyor, iş bulabilirsen, çalışmak için yurdun dört bir yanına gidiyorsun.
Benim canım kardeşim! Senin, Vedat Aydın olaylarında, Ape Musa abimizin katlinde ve daha bir sürü haksızlığa şahit olduğun zamanlarda, sana yardımcı olmayı çok istediğim halde hiçbir şey yapamadım. Bugün de yapamayacağım, ki sana bu mektubu zaten bu nedenle yazıyorum. Benim ellerim kollarım bağlanmış kardeşim. Kendime hayrım yok ki sana faydam olsun, lütfen anla beni…
Seni, tanıdıktan sonra hep, ama hep sevdim. Pülümür’de, Midyat’ta, İdil’de, Cizre’de, Tendürek’te, Cudi’de, Genç’te, Lice, Kulp ve Hani’de, Ağrı’da, Doğubeyazıt’ta ve daha birsürü yerde senle karşılaştığımda her zaman senin gözlerinin içine gülerek baktım. Şırnak’ta kömür çalan kardeşimin, imkanı olsaydı boğazdaki yalılarda havyarlar ve viskiler eşliğinde kokteyller vermek isteyeceğinin farkındaydım. Olayların doruğa tırmandığı günlerde, Diyarbakır-Bağlar’da geceyarılarında gezmiş ve durdurduğumuz otomobilimizden inerek, karşıma çıkan vatandaşa açık kimliğimi söylemişimdir. Yanımda bulunan, her zaman Diyarbakır’dan tulumlar çıkaran partinin milletvekili adayı, konuşmalarımın ardından Kürtçe açıklamalar yapmasaydı bile, ben senden hiçbir zaman korkmadım, habire sana yaklaştım. Ölüm senden gelecekse eğer, hoş geldi, sefa geldi, dedim.
Dağlardan aştım, bayırlardan geçtim ve gördüm ki sen çok kaliteli bir insansın. Senin mayan, ortadoğudaki halkların en sağlamı, en iyisi, bunu samimiyetle söylüyorum. Böyle konuşmama bakıp da şovenizm batağına saplanırsan, işte o zaman sana kızarım.
Kızmak dedim de aklıma geldi. Bunca sevgime rağmen bir o kadar da sana kızıyorum. Lider seçmesini bilmiyorsun; bu konuda bizden de yeteneksizsin. Aşiret reisleri ya da ağalar, beyler v.s gibi feodal kalıntıların ardındaki adamlara sarılmanın aslını astarını bana açıklayabilir misin? Bence senin en büyük düşmanın onlar olmalılar.
Bir konuda daha düşüncelerimi söylemek isterim. Askerler, subayından astsubayına, uzman çavuşundan onbaşısına kadar, hepsi halk çocuğudur. Kimlerin, hangi şartlarda, nasıl görev yaptıklarını biliyor musun? Söyletme beni kardeşim! Banka hortumlayanlar, çeteciler, tefeciler, uyuşturucu kaçakçıları, kadın tacirleri, kara para aklayanlar, vergi kaçıranlar ve rüşvet verenler gibi bir sürü gerçek düşmanımız varken, yıllardan beri halkın bağrından çıkan askerleri hedef seçenlere ne sen ne de ben bir şey yapabildik mi? Bu, doğru mu kardeşim?
Seni susturuyorlar, bana kan kusturuyorlar; ne yapacağız aziz dostum?
Emperyalist Amerika ile işbirlikçisi İngiltere’nin yıllar boyunca istediklerini yapabileceklerini sanmayasın. İkinci dünya savaşından yenik çıkıp, memleketlerinde taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmayan, ancak sonraki yıllarda dünyanın üçüncü ve dördüncü büyük ekonomileri haline gelen, buna rağmen Birleşmiş Milletlerde veto yetkisine sahip ülkeler arasında dahi bulunmayan Almanya ve Japonya’nın, hakeza bir de Rusya’nın, gidişattan memnun olduklarını sanmıyorum. Tarihleri boyunca savaşsız yapamayan Almanların da, Hiroşima ve Nagazaki’nin intikamını mutlak almak isteyen Japonya’nın da, dünya jandarmalığı yapılmasına daha fazla izin vermek istemeyecek Rusya’nın da, Amerika ve İngiltere’ye karşı harekete geçmelerinin pek yakın olduğuna inanıyorum. Evet, anlayacağın üzere atlar tepişecek, olan bize olacak. Şimdi, Peter Ustinov’un, “Zenginin terörüne savaş, fakirin savaşına terör denir,” sözü aklıma geldi de, zıvanadan çıkmak üzere olduğumu anladığımdan mektubuma son vermek istiyorum.
Postayla sana Aziz Nesin’in “Bulgaristan’da Türkler, Türkiye’de Kürtler” kitabını gönderiyorum. Zahmet olmazsa, sen de bana bir puşi gönderir misin? Tisağbi!