Müzik denilince bir iki şarkıyı televizyonda dinlemeyi, film denilince Hollywood’un beklide en kötü hâsılatını yapmış dünyayı kurtaran adam filmlerini kast ediyorlar; tarih hakkında uzun uzun konuşuyorlar ama yaşadıkları şehirdeki tek bir müzeyi bile henüz görmüşlükleri yok. Din denilince nutuklar atıyor, hocalardan dem vuruyor, dini namaz kılmaktan oruç tutmaktan ibaret sayıyorlar. Adalet doğruluk ya da birbirine saygıyı dinin gereği görmüyorlar, konu kendileri ise ancak söz ediyorlar. Vatan, laiklik denilince en büyük cumhuriyetçi oluyor. İş halkçılığa gelince önce kendi yakın çevrelerini düşünüyorlar. Onlar bazen sağcı bazen solcu olabiliyorlar ama aslında onlar sadece kendileri için var olanlardanlar. Evet, onlar küçük dünyaları olan küçük insanlar…
Hayatlarını küçücük dünyalarda yaşıyorlar. Dünya, iletişim, ilişkiler ne kadar değişse de gelişse de onlar tüm bunlara karşı direnmekte ısrarlılar.
Olayları bu sınırlı dünyalarından yorumluyor, yine bu sınırlı gerçekleriyle kendilerini destekler bir sonuca varıyorlar. Hatta kendilerinin vardıkları bu sonuçlara kendi çocuklarının akrabalarının, arkadaş ya da komşularının da uymasını bekliyorlar.
Hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmadıkları konularda bile bir fikir sahibi olmaya alışmış, bunu bir başarı sayanlar, bakış açılarının baskısını önce yakın çevrelerine hissettiriyorlar genelde. Onlarında kendileri gibi yaşamasını istiyorlar. Yanlış dedikleri, günah dedikleri şeyleri bir fetva misali kabul etsinler beklentisi hakim oluyor. Bazen bu konuda zorlayıcı bile olabiliyorlar. Mahalle baskısı dediğimiz şey aslında, bu şekilde evlerin içinden başlıyor beklide...
Çevrelerinde sıkıntı baskı ve bunalmışlık yaratıyorlar. Sınırlı sığ bir dünyayı dayatıyorlar ulaşabildikleri herkese ve onlardan da bu dünyaya dahil olmalarını ısrarla bekliyorlar.
Değer kavramları da dünyaları gibi küçük ve sınırlı. Sevap günah ya da laik dinci arasında değişiyor. Karşılarındakini; kendi taraflarından ya da ötekilerden olmalarına göre etiketliyor, insanlıklarıyla ilgilenmiyorlar bile.
Gördükleri bir Atatürk heykeline put diyenler de, başı örtülü birini görünce karafatma yorumunu yapanlarda işte bu küçük dünyadan çıkıyor.
Kendilerinin kullanmadığı nasıl, neden, niçin soruları sorulduğunda bunu küçük dünyalarına hakaret sayıyorlar. Yaşları ileri olanları taraflı yaşamışlıklarını, deneyimlerini sürüyor önünüze; genç olanları şu hocanın, filanca televizyoncunun sözlerini size yine yanlı bakış açılarıyla tekrarlıyorlar. Ola ki siz konuyu uzatıp neden diye sorgulamaya devam ederseniz, geçerli bir yanıt veremiyor işi saldırganlığa çeviriyorlar.
Onlar için önemli olan şey küçük dünyalarını destekleyecek argümanları toplamak oluyor genelde. Doğruyu bilmek, gerçeği görmek ya da hoşlarına gitmese de asıl olanın farkındalığından daha çok; bilirmiş gibi yapıyor, bileni oynuyorlar. Belki de pek çoğumuzun kolayca sapabileceği ya da farkında olmadan saptığı bu kestirme yolu seçiyorlar kendilerine.
Asıl sorun, onlar ve küçük dünyalarında yaşamaları değil elbette. Asıl sorun onların bu küçük dünyalarını herkese kabul ettirme çabası. Bu sanattan, bilgiden, bilimden, dinden, ahlaktan, gerçeği sorgulamalardan, hayattan ve kendi gibi olma halinden uzak dünyanın egemen hale gelmesi fikri rahatsız edici olan.
Bir sabah uyanıp kendinizi bu küçücük dünyaya dahil insanlar içinde sıkışmış bulma ihtimali yada bu miş gibi davranmanın insanlara gitgide kolay gelmesinin yarattığı gerilim. Belki de sen ben ya da biz siz ayrımın temeli hep bu miş gibi yapanlardan duyduğumuz rahatsızlık, bir gün miş gibi yapmak zorunda kalmak fikri…